Gönlüm titrer bir ses arar. Uzaktan gelecek gönlümün titreyen tellerini sızlatıp gidecek bir ses. Halı hatırı anlatacak bir ses arar. Anadan babadan, yardan diyardan haber getirecek bir ses. Ağlayan çocukların sesini, yüreği yaralı gelinlerin umutlarını, günleri sayan askerin havasını getirecek bir ses. Gönül teline dokunup, buram buram memleket hasreti getirecek bir ses.
Gönlüm bir tını ister, memleketten gelecek. İçinde haber getirecek. Anaların gözünün yaşını sildikleri mendili, babaların ellerini semaya kaldırıp ettikleri duayı… Gönlüm muhabbetin meşk olduğu sohbetleri ister. Mihriban’a salınan haberi, yemene gidip gelmeyeni, yokluğu, ayrılığı, gurbeti anlatan bir mektup ister gönlüm.
İçi yanan anaların yüreğindeki ateşi isterim, bende yanmak için. Kavrulmak isterim gidenin arkasından yakılan ağıtlarla. Haber göndermek isterim Mihriban’a. Kara trenin ardından uzun uzun bakıp bir gözyaşı dökenin gözündeki yaşa ortak olmak isterim. Haber isterim, anadan babadan yardan köyümden…
Türküler beni her zaman ağlatır, her zaman uzun uzun hayallere götürür. Gurbete sılaya vuslata götürür. O kadar renklidir ki bir dörtlüğünde her şeyi birden yaşatır bize. Ağlayanın yanında olur, gülenin yanında. Ağlatırda güldürürde. Ağlatmasını bildiği gibi arkasından güldürmeyi de çok iyi bilir. Çünkü temizdir türkülerimiz, berraktır. O kadar güzeldir ki bir şairi şairliğinden utandırmıştır. O kadar içtendir ki ayak seslerinden tanır onu şair. O kadar mübarektir ki bağrı yanık anaların evlatlarının arkasından hıçkırıklar içinde söylemesine bile nail olmuştur. Telin her tınısında bir diyarı anlatır türkülerimiz. Anadolu’dan haber verir. Öleni de kalanı da... Dedelerin köy ortasında yaptıkları muhabbetlerin özünü oluşturur türkülerimiz.
Sazın teline dokunulduğunda yürekten gelen sesi “ah ahh” diyerek dudaklarımıza dökeriz. Gelin kızların dal boylularına yaktıkları ağıt, gönderdikleri mektuptur türkülerimiz. En güzeli de yalansız, samimi, hakiki olmasıdır. Güven dolu bir insan gibi. Sarılacak bir el gibi. Yalnızlığa yar olacak bir dost gibi.
Biz yüreğimizin yangınları türkülerimize dökmüşüz. Küllerini bile sözlere dökmüşüz. Leyla’yı, Zahide’yi hep türkülerde bulmuşuz. Leylalara Zahidelere haberleri, selamları mektupları türkülerle göndermişiz. Dağları yol, dikeni gül eğlemiştir âşıklara türküler. Gurbetin en güzel yanı olmuştur türkülerimiz. Türkiye’ye dönen bir gurbetçinin vatan toprağını öptüğü gibi, gurbette de türkülerimiz öpmüştür gurbetçileri. Ana olmuştur, baba olmuştur kimi zaman. Dağlara kar, yollara gam olmuştur türkülerimiz.
Bizim için türkülerimiz o kadar değerlidir ki, çileyi de, sefayı da yaşarız onlarla… Öyle ustadır ki “gayrı dayanamam ben bu hasrete. Ya beni de götür ya sende gitme” diyerek ağıt yaktırıp gözyaşı döktürüp, “eğer anan vermez ise keseceğim yolunu” diyerek gülümsetip, “eloğlu değil mi sevdi de kaçıverdi, a benim hacı yârim başımın tacı yârim eller bana acımaz sen bari acı yârim, deniz susuz olur dibi kumsuz olur mu ben müftüye danıştım yiğit yarsız olur mu” diyerek ise oynatır türkülerimiz…
Bedri rahmi Eyüboğlu ne güzel demiştir, bu sözün üstüne söz bile söylenmez. “karanlıkta gelse ayak sesinden tanırım, nerde bir köy türküsü duysam şairliğimden utanırım” …
Eyüpoğlu’nun dediği gibi türkülerimiz bu kadar değerli ve mübarektir. Ana sütüne bile benzetilmiştir. Ne mutlu bu türküleri dinleyipte, tazeliğini yüreğinde yaşayanlara...
Not: Yasin Temel'in 12.Sınıfta İstanbul isimli kitabından....